ALİ ÇOLAK HABERLER KİTAP ZAMANI

7 Mayıs 2014, Çarşamba

“Ötme dugguk, ötme bağrım eziktir.”

O kuşun sesini dinlemeye geleceğim, dedim babama. Ne kuşu? dedi. Hani yaylada sabahları öterdi, duugguk, duugguk!.. Güldü. Tamam, dedi, hatırladım… O, yukarılarda olur yalnız, buralara inmez. Biliyorum, dedim, zaten yaylaya çıkacağız, beraber. İnanmadı sanki, “Sırf onun için mi geleceksin?” “Evet, onu dinlemeye geleceğim.” dedim. Keyiflendi, sesi adamakıllı canlandı. “Sen gel de, gitmesi kolay!”

O kuşu hiç unutamadım. Baharın sesi gibi kaldı hatıramda. Kırk yıldan fazlası var, unutmaz mı insan? Unutulmuyor. Her hatırlayışta apaydınlık bir bahar beliriyor, bir sevinç alıp yürüyor içimde. Kulağımda bütün tazeliğiyle o ses: Duugguk, duugguk, duugguk!..

Yine böyle bir bahardı. Havalar kızmaya durdu mu, yaylaya göçerdik. Yayla, cennet! Babam sürüyle önden giderdi. Biz annemle yükü götürürdük. Yol boyu derelerin, ince suların, köpürmüş otların, çiçek denizlerinin içinden geçerdik. Bir serinlik gelir, baştan aşağı yıkardı. Tepelerden, vadilerden aşarken kanatlanıp uçuverecekmişim gibi gelirdi. Bazen deli deli seyirtir, bazen yorulur nefessiz kalırdım. Islak patikanın etrafında katırtırnakları, bulgurcuklar, sümbüller açmış olurdu ve daha adını bilmediğim bin renkli çiçek. Bir ona, bir buna koşardım, sevinçle ve hayretle. Hiçbirini koparmaya kıyamazdım. Öylece sulardan geçe geçe, çiçekleri seve seve yaylaya çıkar, cennetin orta yerine varıp yerleşirdik.

Dugguk (guguk) kuşuyla, daha doğrusu ötüşüyle burada tanıştım. Çoğu sabah, onun çağrısıyla uyanırdım. Çamların arasından çoğala çoğala gelirdi sesi. “Duugguk, duugguk!” Çok yakından, ama nereden? Arsız bir kuş değildi, bıktırmazdı. Aralıklarla, sakin, sabahın sükûnetine uyarak öterdi. Sabah müziğinin anlamlı bir parçası gibiydi. Güneş, bütün parıltısı ve tazeliğiyle ışıktan iplerini çamların arasından uzatırdı. Yerde, diz boyu otların üzerinde yağmur gibi çiğ taneleri… Papatyalar, yoncalar, gelincikler, yarpuzlar keyiften türkü söylerdi. Yaylanın ortasındaki küçük düzlükte sükûnetin sesi işitilirdi biteviye. Öyle koyu olurdu ki sessizlik, biraz zorlasanız, gün ışıklarının ve çiçeklerin de sesini duyacak gibi olurdunuz. Arılar, bahar sinekleri ve daha bir sürü börtü böcek biraz sonra yavaş yavaş uyanır gelirdi yaşamaya. Dugguk kuşu, serinliğin ve ışıkların içinden devam ederdi müziğine: “Duugguk, duugguk, duugguk…” Yaylanın düzlüğü genişleyip bir evren olurdu o zaman. Müzik dalga dalga bütün vadiyi, ormanı, dağları sarardı. Duugguk, duugguk, duugguk!..

Bu bir çağrı mıydı, bir çeşit oyuna davet miydi? “Haydi çık; gün ışıklarına, çam kokusuna, otların yeşiline, çiğlere karış!” mı demek istiyordu? Niyeti ne olursa olsun, taze günü başlattığı, sabahları genişlettiği kesindi. Bense içime dolan sevinçle nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilemez, sesin yankısında düzlüğü arşınlar dururdum. Kuş, meçhul köşesinden kesik kesik “duugguk” dedikçe içim içime sığmaz; o sevinçle göklere yükselme, alıp başımı gitme arzusu duyardım.

 Kuşlar babası Pablo Neruda, bin kanat sesini duyurduğu Kuşlar Sanatı’nda, Pas Rengi Yakalı Papağan’a ‘minik müzisyen’ derdi. “minik müzisyen, serinliğin / tenoru, el değmemiş sabahın sahibi.” Siyah Çeneli iskete de ‘ilkbaharın kemanı’dır Neruda’nın dilinde. Dünyanın bütün kuşlarının birbirine benzer hünerleri olmalı. Benim, hakkında hiçbir şey bilmediğim, sadece bir nağmesiyle tanıdığım dugguk kuşum da, ‘serinliğin tenoru’ ve ‘ilkbaharın müzisyeni’ydi kuşkusuz. Bütün bahar seslerini kendinde toplayan bir orkestraydı, çocukluğumun ilk müziği… Yazık ki ben, müziğin yakalanamaz oluşundan habersizdim. Peşinden ne kadar koştum; çamlara, meşelerin arasına, kavaklara ne kadar baktımsa göremedim. Yakalamayı geçtim, bir ize dahi rastlamadım ondan. Ulaşılmaz bir yere saklanıp, oradan yaylanın sabah müziğini başlatıyor sonra toplanıp gidiyordu. Ne tür bir kuştu, şekli şemaili, tüylerinin rengi nasıldı, bunları hiçbir zaman öğrenemeyecektim. Sonraki zamanlarda, kendimce bir karakter biçtim ona. Şakacı bir kuş olmalıydı bu dugguk; dalgacı, kayıtsız, belki biraz safça, hatta rind meşrep. Hayatla dalgasını geçiyordu. İlk sabahtan çocukları uyandırıp eğlenceye çağırıyor, onların haline bakıp neşeleniyordu. İçinde bir kötülük, hele zararlı bir işi, hiç mi hiç yoktu, olamazdı.

Peşine düşüp soyunu sopunu araştırınca öğrendim ki, bizim dugguk bir Yörük kuşudur ve efsanesi boldur. Türkmenler, kendilerine “Yerleş!” emri verildiğinde, yaylalara çıkamaz, göç edemez olmuşlar. O yıllardan birinde yaz adamakıllı kurak, güz verimsiz geçer. Kış geldikte kar, boran, fırtına, yerde toprak, dalda yaprak komaz. Yörüklerin hayvanları soğuktan, açlıktan telef olur. Çıkıp gidemezler bir yana. Ardından bahar gelse de kâr etmez. Ne yurt ne yuva ne yaylak kalmıştır. Derler ki, Yörüğün kederinden dağlar yanar, sular kesilir, yer yarılır, hava kararır. Yörük yaratıcısına sığınır ‘‘Allah’ım” der, “beni bir kuşa çevir de uçup gideyim.’’ Dileği kabul edilir, dugguk kuşu oluverir. Başlar “duugguk, duugguk” diye ötmeye. “Ot yok, çöp yok, kalk göç, kalk git!” diyordur. Derler ki,  dugguk kuşu Yörüklerin canıdır. Kendileri gibi görürler onu. Müziğine ritim, baharına duygudur onların.

Dugguk’a şakacı ve rind deyişimi boşuna saymayın. Ne evi barkı, ne yuvası vardır. Bir yuva kurup yumurtlamaya, yumurta tutup yavru çıkarmaya vakti de tamahı da yoktur. Neslini sürdürmek için akla gelmez bir yol bulmuştur. Başka bir kuşun yuvasını gözüne kestirir ve dikkatle izler; anaç kuş yuvasından uzaklaşır uzaklaşmaz, hızlıca gidip bir yumurtasını o kuşun yumurtaları arasına bırakır. Fazlalığın fark edilmemesi için de kuşun yumurtalarından birini gagasıyla alarak yuvadan uzaklaşır. “Guguk kuşu, her yuvaya sadece bir yumurta bırakır ve işini şansa komaz.” der Yörükler; “Hangi kuşun yuvasına yumurta bırakacaksa, kendi yumurtasını, o kuşun yumurtasının renk ve desenine göre yumurtlar.”

O günlerde, sabah müziğinin “duugguk, duugguk” sesiyle ruhumu yıkadığı baharlarda onun bu marifetlerinden habersizdim elbette. Meğer Yörük kuşu dugguk, yoldaşlarıyla birlikte kona göçe yaşarken bir yuvacık kurmaya vakit bulamazmış. Tıpkı onlar gibi hayatı hafife alır, bir oyuna dönüştürürmüş. O sabah müzikleri de Yörük çocuklarını mutlu edip onların dünyasını genişletmek içinmiş.

“Onu dinlemeye geleceğim” dedim babama. Bunu gerçekten istiyordum. Fakat bu arzuya nasıl kapıldığımı, neden durup dururken eski bir kuş sesinin beni kendisine çağırdığını bilmiyordum. Vardığımda onu yerinde bulabileceğimden de emin değildim. Gitmek istiyordum ve bunu babama söylemiştim. O da kendisine biraz garip ve anlamsız da gelse onaylamış hatta memnuniyet duymuştu bundan. Birlikte dugguk dinlemeye gidecektik.

Gidemedik. Ben ağırdan aldım. Araya bin türlü meşguliyet girdi. Derken babamın hastalığı nüksetti. Hastane günleri sıklaştı. Artık ondan birbirimize söz edemez olduk. Babam yattı ve bir daha kalkamadı. O dağlara gideceğim kimse kalmadı. Başkasına söylesem, “Dugguk sesi dinlemek istiyorum, hadi yaylaya çıkalım” desem, anlayan olur muydu? Sanmam… Kim bir kuş sesi duymak için İstanbul’dan kalkıp Karıncalı dağlarına gitmeyi göze alır? Dugguk uzak bir hatıra olarak kaldı. O bir çocukluk sesidir artık, güneşli uykuları dağıtan neşeli sabah müziği.(www.zaman.com.tr)

 

There are no comments yet.

Bir Cevap Yazın